Üçüncü Kültür, Brockman (Alfa Bilim Dizisi - 88)




Üçüncü Kültür
John Brockman
“Çift Sarmal’dan bu yana bilimin nasıl yapıldığına dair en önemli kitap.”
-Robert Matthews, New Scientist
İÇERİK
GİRİŞ
Beliren Üçüncü Kültür
Üçüncü kültür deneysel dünyadaki çalışmaları ve açıklayıcı yazılarıyla hayatlarımızın daha derin anlamlarını görünür kılmada, kim ve ne olduğumuzu yeniden tanımlamada geleneksel aydınların yerini alan bilim insanlarını ve düşünürleri içerir.
17
BİRİNCİ KISIM: EVRİMSEL FİKİR
1. Bölüm
GEORGE C. WILLIAMS
“Bilgi Paketi”
Gen bir nesne değil, bilgi paketidir. Bir DNA molekülündeki baz çiftlerinin örüntüsü geni belirler. Ama DNA molekülü mesaj değil, ortamdır. Ortam ve mesaj arasındaki ayrımı korumak evrime dair düşüncelerin netliği için kesinlikle vazgeçilmezdir.
38
2. Bölüm
STEPHEN JAY GOULD
“Canlılığın Tarihinin Örüntüsü”
Evrimde ilerleme yoktur. Zaman içerisindeki evrimsel değişim olgusu bildiğimiz anlamıyla ilerlemeyi temsil etmez. İlerleme kaçınılmaz değildir. Morfolojik karmaşıklık terimleriyle evrimin çoğu yukarı değil, aşağı doğrudur. Daha muhteşem bir şeye doğru ilerliyor değiliz.
51
3. Bölüm
RICHARD DAWKINS
“Yaşamkalım Makinesi”
Kısa zamanda evrime bakmanın en imgesel yolunun ve evrimi öğretmenin en esin veren halinin “hepsinin genlere dair” olduğunu söylemekten geçtiğini gördüm. Etrafta gezindikleri bedenleri kendi iyilikleri için kullanan genlerdir. Bir organizma genlerinin yaşamkalım makinesidir.
74
4. Bölüm
BRIAN GOODWIN
“Biyoloji Sadece Bir Dans”
“Yeni” biyoloji, dinamikler ve ortaya çıkış düzeniyle ilgilenen karmaşık sistemlerin kesin bilimi formundaki biyolojidir. Bu biyolojideki her şeyi değiştirir. Çatışma, rekabet, bencil genler, uyarlanımda zirveye tırmanma metaforları yerine evrim bir dansa dönüşür. Hedefi yoktur. Stephen Jay Gould’un söylediği gibi amaç, ilerleme, yön hissi yoktur. Morfouzamda, organizma formlarının uzamında bir danstır.
96
5. Bölüm
STEVE JONES
“Neden Bu Kadar Çok Genetik Çeşitlilik Var?”
Bazı yerlerde bir sümüklüböcek türünün neden bu kadar değişken olduğunu yeni cevaplamaya başladık, ama herhangi bir türde herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda iki bireyin neden özdeş olmadığına dair hiçbir fikrimiz yok. Bu evrimin asli sorularından biridir. Diğerleri bu sorudan çıkar.
111
6. Bölüm
NILES ELDREDGE
“Söz Savaşı”
Türler zaman-uzamla sınırlı gerçek varlıklardır ve de bilgi varlıklarıdır. Diğer varlık çeşitleri bir şeyler yapar. Örneğin ekolojik popülasyonların nişleri vardır; işlevini yerine getirir. Türler bu şekilde işlemez. Bir şeyler yapmazlar; daha ziyade bilgi depolarıdır. Bir tür hiç bir suretle organizma değildir; ama yine de evrimsel süreçte önemli rol oynayan bir çeşit varlıktır.

119
7. Bölüm
LYNN MARGULIS
“Gaia Çetin Ceviz”
Ökaryotik hücreler nasıl belirdi? Muhtemelen başlangıçta yırtıcıların işgaliydi. Bir çeşit baskı altındaki bakteri diğerini istila etti ; elbette yiyecek ararken. Ama bazı istilalar barış anlaşmalarına dönüştü; bir zamanların acımasız ilişkileri olumluya çevrildi. Geleceğin istilacıları, yüzen bakteriyeller durgun konaklarının içine yerleştiğinde kuvvetlerin bu bileşimi gerçekten de parçaların toplamından çok daha büyük yeni bir bütün yarattı: büyük miktarda gen hareket ettirebilen daha hızlı yüzücüler evrimleşti. Bu yeni gelenlerin bazıları evrimsel mücadelede eşsiz derecede ustaydı. Daha ileri aşama bakteri birliktelikleri, modern hücre evrimleştikçe buna eklendi.
İKİNCİ KISIM: Yamalı Bohça Çözümler Derlemesi
8. Bölüm
MARVIN MINSKY
“Akıllı Makineler”
Beyin …farklı şeyler yapan pek çok farklı aygıtın, bunlara ek olarak onların hatalarını düzelten aygıtların ve üstüne çeşitli bozuklukları/ayarsızlıkları ve istenmeyen etkileşimleri engelleyen eklentilerin yamalı bohça çözümler üretmiş harika bir bileşimidir; kısaca, işi zar zor yerine getirebilen çeşitli  düzeneklerin harika bir karmaşasıdır.
152
9. Bölüm
ROGER SCHANK
“Bilgi sürprizlerdir”
Bilgi sürprizlerdir. Hepimiz dünyanın belli bir şekilde işlemesini bekleriz, ama öyle işlediğinde sıkılırız. Bir şeyi bilmeye değer kılan şey, beklenti yanılgısı kavramı etrafında örgütlenir. Eylem şemaları işlediğinde değil işlemediğinde ilginçtir.
167
10. Bölüm
DANIEL C. DENNETT
“Sezgi Pompaları”
Sanal bir makine olarak bilinç fikri güzel bir sezgisel pompadır. Uyarlanım zaman alır, çünkü yapay zeka ve bilgisayar biliminin jargonunun çoğu felsefeciler ya da diğer insanlara yabancıdır. Ama bu  fikirlerin bir kısmına uyum sağlamak için sabır gösterirseniz, o zaman “Hey! Kafalarımızın içindekinin yazılım olduğu fikrini düşünmeye çalışın. Sanal bir makinedir, aynı kelime işlemcisinin sanal bir makine olması gibi,” diyebilirsiniz. Aniden ziller çalar ve insanlar farklı bir açıyla görmeye başlar.
11. Bölüm
NICHOLAS HUMPHREY
“YOĞUN AN”
Kendimiz olmak nasıl bir şeydir? İnsan denilen bir madde parçası her birimizin kendimiz diye tanımladığı deneyim için nasıl temel olabilir? İnsan bedeni ve insan beyni aynı zamanda nasıl olabilir de insan zihni olur?
12. Bölüm
FRANCISCO VARELA
“Beliren Benlik kavramı”
Neden beliren benlikler, edimsel kimlikler ister zihin/beden seviyesinde, ister hücre seviyesinde ya da organizma üstü seviyede olsun, dünyalar yaratarak mantar gibi her yerde biter? Bu öylesine üretken bir olgudur ki tamamen yeni alemler yaratmayı sürdürür: hayat; zihin ve toplumlar. Yine de bu beliren benlikler öylesine kaypak, öylesine zeminsiz süreçlere dayanmaktadır ki belirmiş gözükenin sağlamlığı ve zeminsizliği arasında açıkça bir paradoks vardır. Bana göre bu anahtardır ve baki bir sorudur.
13. Bölüm
STEVEN PINKER
“Dil İnsan İçgüdüsüdür”
Dile bir içgüdü diyorum, itiraf etmek gerekir ki diğer bilişsel bilim insanlarının zihinsel organ, yeti ya da modül dediği bir şey için yabansı bir terim. Dil çocukta bilinçli çaba ya da muntazam yönergeler olmaksızın kendiliğinden gelişen karmaşık, özelleşmiş bir yetenektir, altında yatan mantığın farkındalığı olmadan harekete geçer, tüm bireylerde niteliksel açıdan aynıdır ve bilgi işleme ya da akıllıca davranma gibi daha genel yeteneklerden farklıdır.
14. Bölüm
ROGER PENROSE
“Bilinç Hesaplanamaz Malzemeler İçerir”
Benim şimdiki görüşüm beynin tam olarak kuantum bilgisayar olmadığıdır. Beynin çalışmasında kuantum etkinlikler önemlidir, ama beynin bilgisayımsal olmayan etkinlikleri kuantumdan klasik seviyeye uzanan köprüde yer alır ve bu köprü bugünkü kuantum mekanik anlayışımızın ötesindedir.
ÜÇÜNCÜ KISIM: KÖKEN SORULARI
15. Bölüm
MARTIN REES
“Evrenlerin Orkestrası”
Evrenbilim halk için heyecan vericidir çünkü açıkça temeldir ve bugünler bu konu için özel zamanlardır. İlk kez, ana-akım bilimin parçası olmuştur ve artık evrenin kökeni hakkında soruların üzerine eğilebiliriz.
16. Bölüm
ALAN GUTH
                  “Arka Bahçenizde Bir Evren”
Şişen evren modelinin en şaşırtıcı özelliklerinden biri başlangıçta inanılmaz derecede küçük bir şeyden evrenin ortaya çıkmasına olanak vermesidir. On kiloluk madde tarzında bir şey bir evreni başlatmaya yeterli gözükmektedir… İlkesel bazda, insan yapımı süreçlerle laboratuvarda –ya da arka bahçemizde– bir evren yaratıp yaratılmayacağını sormak çok cazip gelmektedir.
17. Bölüm
LEE SMOLIN
“Tüm Evrenin Kuramı”
Uzay nedir, zaman nedir? Kuantum kütleçekimin problemi bununla ilgilidir. Genel görelilikte, Einstein bize yalnızca kütleçekim kuramı değil hem de uzay ve zamanın ne olduğuna dair bir kuram verdi; bu kuram bir önceki, Newton’a dayanan uzay ve zaman kavramını tahtından indirdi. Kuantum kütleçekimin problemi genel görelilik kuramından gelen uzay ve zaman kavramı anlayışının bize doğaya dair asli ve derin şeyler söyleyen kuantum kuramıyla nasıl birleştirileceğidir.
18. Bölüm
PAUL DAVIES
“Sentetik Yol”
Benin kişisel inancım biyologların uzlaşmazlık ve indirgemecilik eğiliminde olduklarıdır çünkü temel dogmalarına hala bir şekilde tam güvenemiyorlar, fizikse konusunda üç yüz yıllık güvenilir temellere sahip, bu yüzden karmaşık sistemlere dair spekülasyonlarında biraz daha serbestliği göze alabiliyor.
4. KISIM: DARWİN’İN ALGORİTMASI NEYDİ?
19. Bölüm
MURRAY GELL-MANN
“Plektik”
Bugün bazılarımızın üzerinde çalıştığı konuya “karmaşıklık” demek yaptığımız şeyin doğasını çarpıtıyor gözükmektedir, çünkü altta yatan kuralların yalınlığı tüm işin can alıcı özelliğidir. Bu nedenle söylemek isterim ki; bu konu yalınlığın, çeşitli şekillerdeki karmaşıklığın ve bir miktarda karmaşık uyarlanımsal olmayan sistemlerin üzerinde durularak, karmaşık uyarlanımsal sistemlerin araştırılmasını içerir.
20. Bölüm
STUART KAUFFMAN
“Bedavaya Düzen”
Ardıl faydalı çeşitlemelerin birikiminden ne çeşit karmaşık sistemler evrimleşebilir? Seçilimin kendisi karmaşık sistemleri uyarlanmaya muktedir kılar mı? Bu tarz karmaşık sistemleri niteleyen belli yasalara uyan özellikler var mıdır? Bütünsel cevap karmaşık sistemlerin, düzen ve karmaşa arasındaki sınırdakilerin mutasyon ve seçilimle en iyi uyum sağlayanlar olacak şekilde inşa edildiği olabilir.
21. Bölüm
CHRISTOPHER G. LANGTON
“Dinamik Dizgi”
Fizik doğanın temel yasalarını ve bu yasalara göre nelerin doğru olması gerektiğini ortaya çıkararak büyük oranda gerekliliğin bilimi olmuştur. Öte yandan biyoloji bu temel yasalarla, ama ille de onlara gereksinmeden olanaklı süreçleri araştıran olanaklılığın bilimidir. Bunun sonucunda biyoloji fizikten çok daha zor bir bilimdir ama aynı zamanda sadece yaşamı ve onun tarihini anlamada değil, evreni ve geleceğini anlama potansiyelinde sonsuz derecede daha zengindir. Geçmiş fiziğindir, ama gelecek biyolojinindir.
22. Bölüm
J. DOYNE FARMER
“Örgütlenmenin İkinci Yasası”
Pek çoğumuz öz-örgütlenmenin genel bir özellik olduğuna inanırız –elbette evrenin ve hatta daha genel bir seviyede “karmaşık uyarlanımsal sistemler” denebilecek matematik sistemlerin. Karmaşık uyarlanımsal sistemleri –eğer sadece matematiksel “zaman” değişkenini ileri doğru sararak– işletirseniz doğallıkla karmaşadan, örgütlenmemiş, farklılaşmamış, bağımsız hallerden örgütlenmiş, yüksek derecede farklılaşmış ve birbirleriyle bağımlı hallere doğru ilerler.
BEŞİNCİ KISIM: BİZDEN ÖTEYE UZANAN BİR ŞEY
23. Bölüm
W. DANIEL HILLIS
“Tekilliğe Yakın”
Çok-hücreli organizmalara dönüşen tek hücrelilerle benziyoruz. Bizler amipleriz ve yarattığımız şeyin ne olduğuna dair hiçbir fikrimiz yok. Tam geçiş noktasındayız ve bizimle birlikte arkamızdan gelen bir şey var.
OKUMA SEÇKİSİ
DİZİN

TEŞEKKÜR
Önce Eylül 1991’de beliren üçüncü kültür fikri üzerine, haber bültenim EDGE’de (sayı 3) kısa bir makale yayınladım. Daha sonra makalenin gelişmiş hali Los Angeles Times, The New Statesman ve Kopenhag günlük gazetesi Information’da yayınlandı
                  Pek çok kişi makale üzerine faydalı yorumlar yaptı. Murray Gell-Mann, Stephen Jay Gould, Daniel C. Dennett, Russell Jacoby, Stewart Brand ve David Shipley’e teşekkür etmek isterim.
                  Bana son üç sene içerisinde binlerce sayfa hatasız metin sunan Judy Herrick’e minnettarım. Ayrıca zamanı, çabası, gayreti ve değerli önerileri için editörüm Sara Lippincott’a da teşekkür etmek isterim. Simon & Schuster’deki editörüm Bob Asahina’ya da metni kavrayışla okuduğu ve arkadaşlığı için takdirlerimi ifade ederek teşekkür ederim.
                  Metnin taslaklarını bazı arkadaşlarım okudular ve yorumlar yaptılar. Wim Coleman, Pat Perrin, Clifford Stoll, Howard Rheingold, Stewart Brand ve Kevin Kelly’e teşekkür ederim.
                  Son olarak, Katinka Matson ve oğlum Max Brockman’a sabırları ve destekleri için özellikle takdir ve teşekkürlerimi sunarım.

GİRİŞ

BELİREN ÜÇÜNCÜ KÜLTÜR

Üçüncü kültür çalışmaları ve açıklayıcı yazılarıyla hayatlarımızın daha derin anlamlarını görünebilir hale getirmede, kim ve ne olduğumuzu yeniden tanımlamada geleneksel aydının yerini alan deneysel dünyadaki bilim adamları ve diğer düşünürlerden meydana gelmektedir.
                  Son birkaç yılda, Amerikan düşün hayatının oyun alanı kaydı ve geleneksel aydın giderek daha fazla marjinalleşti. 1990’lardaki bir düşünür için 1950’lerin Freud, Marx ve modernizm eğitimi yeterli bir vasıf değildir. Aslında, geleneksel Amerikalı aydınlar, bir anlamda giderek daha fazla tepkisel ve pek sık gururla (ve ahlaksızca) zamanımızın gerçekten önemli entelektüel başarılarının pek çoğunun cahilidir. Bilimi göz ardı eden kültürümüz çoğunlukla deneysel değildir. Kendi jargonunu kullanır ve kendi kirli çamaşırlarını aklar. Yorum üzerine yorumla nitelenir. Giderek şişen yorum sarmalı sonunda gerçek dünyanın kaybolduğu noktaya ulaşır.
                  1959 yılında C. P. Snow The Two Cultures (İki Kültür) isimli bir kitap yayınlamıştır. Bir tarafta yazınsal aydınlar, diğer tarafta bilim insanları vardır. 1930’lar boyunca yazınsal aydınların, kimseler bakmazken sanki başkaları yokmuşçasına, kendilerine “aydın” demeye başladığını, inanmakta güçlük çekerek, belirtir. “Yazı adamlarının” bu yeni tanımı gökbilimci Edwin Hubble, matematikçi John von Neumann, sibernetikçi Norbert Wiener ve Fizikçi Albert Einstein, Niels Bohr ve Werner Heisenberg gibi bilim insanlarını dışlar.
                  Yazınsal aydınlar bundan paçayı nasıl sıyırmıştır? Birincisi bilim dünyasındaki insanlar çalışmalarının çıkarımları konusunda etkin bir girişimde bulunmamıştı. İkincisi pek çok seçkin bilim insanı, başta Arthur Eddington ve James Jeans, genel okur için kitaplar yazdılarsa da eserleri kendinden menkul entelektüel tarafından görmezden gelindi, sunulan fikirlerin değeri ve önemi entelektüel etkinlik babında görünmez kaldı, çünkü egemen süreli yayınlara göre bilim konu değildi.
                  1963’de basılan The Two Cultures adlı kitabın ikinci basımında, Snow yeni bir makale eklemişti, “The Two Cultures: A Second Look” (İki Kültür: İkinci Kez Bakış) adlı bu makalede iyimserlikle yen bir kültürün, “üçüncü bir kültürün” belireceğini ve yazınsal aydınlarla bilim insanları arasındaki boşluğu kapatacağını ileri sürüyordu. Snow’un üçüncü kültüründe, yazınsal aydınlar bilim insanlarıyla küslüğü bozacaktı. Snow’un deyişini kullansam da, bu deyiş üçüncü kültürü tanımlamıyor. Yazınsal aydınlar bilim insanlarıyla iletişim kurmuyor. Bilim insanları doğrudan doğruya genel halkla iletişim kuruyor. Geleneksel entelektüel medya dikey oyun oynuyor: gazeteciler öyküsünü yazıyor ve profesörler kağıda döküyor. Bugün üçüncü kültür düşünürleri aracıyı kaldırma eğilimindedir ve en derin düşüncelerini akıllı okur kesimine ulaşabilir tarzda ifade etme çabasını göstermektedir.
                  Ciddi bilim kitaplarının yakın zamanlarda yayıncılıkta yakaladığı başarı sadece eski tarz entelektüelleri şaşırtmıştır. Onların görüşüne göre bu kitaplar anomalidir –satın alınmakta, ama okunmamaktadır. Katılmıyorum. Bu üçüncü kültür etkinliğinin ortaya belirmesi pek çok kişinin yeni ve önemli fikirlere büyük entelektüel açlık duyduğunun ve kendilerini eğitmek için çaba sarf etmeye istekliliklerinin kanıtıdır.
                  Üçüncü kültür düşünürlerinin geniş bir kitleyi cezbetmeleri yalnızca yazma yetenekleriyle ilgili değil; geleneksel anlamda kullanılan “bilim” bugün artık “popüler kültür” haline geldi. Stewart Brand “Bilim tek haberdir. Bir gazete ya da dergiyi gözden geçirirseniz, insanlarla ilgili haberler bilindik onu-dedi-bunu-dedilerdir, politika ve ekonomi hep aynı vah vah trajedileridir, moda zavallı bir yenilik yanılsaması ve hatta teknoloji haberleri, eğer bilimden haberdarsınız  tahmin edilebilirdir. İnsan doğası pek değişmez; bilim değişir ve değişim dünyayı geri dönülmez biçimde değiştirerek gerçekleşir.” Şimdi değişim hızının en büyük değişiklik olduğu bir çağda yaşıyoruz. Böylece bilim büyük haber olmuştur.
                  Geçtiğimiz yıllarda gazeteler ve dergilerde sürekli yer alan bilimsel konular arasında moleküler biyoloji, yapay zeka, yapay yaşam, kaos kuramı, kitlesel paralellik, sinir ağları, şişen evren, fraktal, karmaşık uyarlanımsal*sistemler, süper sicimler, biyoçeşitlilik, nanoteknoloji, insan genomu, uzman sistemler, sıçramalı evrim, hücresel özdevinir, bulanık mantık, uzay canlıküresi, Gaia hipotezi, sanal gerçeklik, siber uzay ve teraflop makineler var. Fikirleri onaylayan dini ya da resmi listeler yok. Üçüncü kültürün gücü tam da hangi fikirlerin ciddiye alınması gerektiğine dair anlaşmazlıkları hazmedebilmesinde yatıyor. Daha önceki entelektüel uğraşların aksine, üçüncü kültürün ortaya koydukları tartışmaya hevesli entelektüel zümrelerin marjinal anlaşmazlıkları değil; bunlar, gezegendeki herkesin hayatını etkileyecek konular.
                  Aydının rolü iletişimi de içerir. Aydınlar sadece bir şeyler bilen kişiler değil, nesillerinin düşüncelerini şekillendiren insanlardır. Bir aydın farklı görüşleri sentezler, bir tanıtımcı ve iletişimcidir. Kültür tarihçisi Russell Jacoby 1987 tarihli The Last Intellectuals adlı kitabında bir nesil kamusal aydının devrinin geçip yerlerine duygusuz akademisyenlerin geçmesinden yakınmaktadır. Haklıdır, ama aynı zamanda yanlıştır. Üçüncü kültür düşünürleri yeni kamu aydınlarıdır.
                  Amerika günümüzde Avrupa ve Asya’nın entelektüel fideliğidir. Bu yönelim Albert Einstein ve diğer Avrupalı bilim insanlarının savaş öncesi dönemde Amerika’ya göç etmesiyle başladı ve Amerikan üniversitelerindeki Sputnik sonrası bilimsel eğitim patlamasıyla kamçılandı. Üçüncü kültürün ortaya çıkışı yeni entelektüel söylem üslupları sunmakta ve önemli fikirler aleminde Amerika’nın üstünlüğünü bir kez daha tasdik etmektedir. Tarih boyunca entelektüel hayat az sayıda insanın diğer herkes için ciddi düşünmeyi yapması olgusuyla belirlenmiştir. Tanık olduğumuz meşalenin bir grup düşünürden, geleneksel sosyal bilim aydınlarından yeni bir gruba, beliren üçüncü kültürün aydınlarına geçişidir.
***
Üçüncü kültür aydınları kimlerdir? Liste çalışmaları ve fikirleri bu terime anlam veren, bu kitapta yer alan kişileri içermektedir: fizikçi Paul Davies, J. Doyne Farmer, Murray Gell-Man, Alan Guth, Roger Penrose, Martin Rees ve Lee Smolin; evrim biyoloğu Brian Goodwin, Stuart Kauffman, Lynn Margulis ve Francisco J. Varela; bilgisayar bilimcisi W. Daniel Hillis, Christopher G. Langton, Marvin Minsky ve Roger Schank; psikolog Nicholas Humphrey ve Steven Pinker.
                  Son üç sene zarfında yukarıda adı geçen bilim insanlarıyla kendilerinin ve bu kitapta yer alan bilim insanlarının çalışmaları üzerine süregiden birebir tartışmalarda bulundum. Sonuç ne bir seçki ne de genel bir değerlendirmedir. Ben bunu daha ziyade devingen gelişen sistemin bir sözlü tarihi, zamanımızın ilginç ve önemli sorularını tanımlayan üçüncü kültür düşünürlerinin fikirlerinin kutlaması görüyorum. Burada düşüncelerini halka ve birbirine iletiyorlar. Bu yeni entelektüel topluluğun eylem halindeki sergisidir.
                  Bu kitapta yer alan bilim insanlarının seçkisi elbette kapsamlı olmaktan uzaktır. Üçüncü kültüre katkıda bulunan pek çokları sosyal, davranış ve antropolojik bilimlerden kişiler dahil, burada yoktur. Ayrıca, pek çoğu seçkin ve dikkate değer düşünürler olan bilim gazetecilerinin katkılarının da hakkını vermek gerekir; kitapları halka üçüncü kültürle tanımlanan çalışma ve fikirlerin daha geniş bir anlayışını ve daha büyük bir değerlendirmesini sağlamıştır.
                  Kitaptaki bazı bilim insanlarıyla profesyonel ilişkim var; bunlar edebiyat ajansımın müşterileri, diğerleriyle böyle bir ilişkim yok. (Aslında temsil ettiğim bilim insanlarının büyük bir yüzdesi bu kitapta yer almıyor.) Seçim tesadüflere dayalı, benim kişisel bilimsel ilgim yanı sıra bilim insanlarının zamanlarının uygunluğuyla alakalı. Sunulan fikirler spekülatif; evrim biyolojisi, genetik, bilgisayar bilimi, nörofizyoloji, psikoloji ve fizik alanlarında bilginin sınırlarını temsil etmekteler. Ortaya atılan temel sorulardan bazıları: Evren nereden gelmiştir? Hayat nereden gelmiştir? Zihin nereden gelmiştir? Üçüncü kültürden karmaşıklığın ve evrimin manasının fark edilmesinde temellenen yeni bir doğa felsefesi ortaya çıkmaktadır. Son derece karmaşık sistemler –ister organizma, beyin, biyosfer ya da evrenin kendisi olsun– tasarımla kurulmamıştır; hepsi evrimleşmiştir. Kendimizi, zihinlerimizi, evreni ve evrenin içindeki bildiğimiz her şeyi tanımlamak için yeni bir metafor kümesi vardır, zamanımızı yönlendiren bu yeni fikir ve imgeleriyle aydınlar, işlerini yapan ve kitaplar yazan bilim insanlarıdır.
                  Kayıtlarımdan yazılı bir anlatım yaratmak için editörlük iznini aldım, ama katılımcılar söyledikleri sözlerin transkriptlerini okumalarına, hatta bazıları düzeltilerde bulunmalarına rağmen, takip eden bölümlerin  herhangi bir şekilde yazılarını temsil etmesi niyeti yoktur. Bunun için kendi kitaplarını okumalısınız. Ayrıca okuyucular için Richard Dawkins ve Martin Rees gibi bilim insanlarının doğal seçilim ve evrenbilim üzerine görüşlerinin benim bu konulardaki görüşlerimden daha ilgi çekici olduğu varsayımında bulundum. Bu nedenle kendimi (ve sorularımı) metinden çıkardım. Son olarak, diğer bilim insanları ve çalışmaları hakkında yapılan yorumlar doğası gereği geneldir ve metne verilen tepkiler değildir.

***
STEPHEN JAY GOULD: Üçüncü kültür çok güçlü bir fikir. Yazınsal aydınlar arasında entelektüel durumun ve kaynakların bilimsel değerlendirmesinin sahibi olduklarını düşünmek üzerine bir tür gizli anlaşma vardır, aslında insanların okumak istediği çok ilgi çekici fikirlere sahip büyük oranda bilim insanlarından meydana gelen kurgu-dışı yazarlar grubu var. Bazılarımız gerçekten saygın yazarlarız ve kendimizi iyi ifade ediyoruz.
                  Son derece hümanist ve klasik eğitime sahip bilim insanı İngiliz Nobelli Peter Medawar sosyal bilim ve edebiyat insanları eğitimli sayılmak için bilim bilmeleri gerektiğini düşünmezken, eğitimli birinin bilmesi gerekenler sadece sanat, müzik ve edebiyat, ama hiç bilim içermezken, sanat ve müziği iyi bilmeyen bir bilim insanının edebiyat çevrelerinde ahmak ve kültürsüz sayılmasının, haksızlık olduğunu söylemiştir.
                  Bu sadece yanlış değil, aynı zamanda gerçeği de yansıtmıyor. Amerika’daki iki yüz seksen milyon kişinin bilimden anlayan kısmı yüksek bir oran olmayabilir, ama –Amerikan nüfusunun yüksek bir oranı olmayabilirse de kesinlikle yüksek sayıdaki– kitap alanlar arasında bilime ilgi çok güçlüdür.

MURRAY GELL-MANN: Bilim insanları konuyla ilgilenen halktan kimseler –bilime önem veren ve belli bir bilimsel okuma miktarına sahip kişiler– için kitap yazarlardı. Bu etkinliğin, en azından bu ülkede, nerdeyse öldüğü bir zaman vardı. Ciddi bilim insanlarının bir kez daha çalışmaları üzerine yazdıklarını görmemiz, gazeteciler vasıtasıyla ve de doğrudan doğruya halkla ilgilenmeleri çok sağlıklı bir akım. Daima bazı bilim insanları genel malzeme üzerinde yazmada diğerlerinden daha iyidir ve bazıları da diğerlerinden daha geniş kültüre sahiptir. Ama ilgi çekici çalışmalar yapan bilim insanları arasında halkla başarıyla iletişim kurabilen ve aracılara ihtiyaç duymayan belli sayıda kişi olagelmiştir ve her zaman olacaktır.
                  Ne yazık ki, sanat ve beşeri bilimlerde –muhtemelen bazı sosyal bilimlerde bile– bilim ve teknoloji ya da matematik hakkında pek az şey bilmekle övünen insanlar vardır. Tersi olgu pek enderdir. Shakespeare bilmeyen bir bilim insanına nadir de olsa rastlayabilirsiniz, ama Shakespeare bilmemekten gurur duyan bir bilim insanına asla rastlamazsınız.

DANIEL C. DENNETT: Bilim kitaplarındaki son zamanlardaki başarının ayırıcı özelliği yeni bilimsel uğraşların çoğunun disiplinle arası doğasıyla ilişkilidir. Profesörler diğer disiplinlerdeki meslektaşları için yazıyor. Bu nedenle sade bir İngilizceyle ve alanlarının jargonundan sakınarak yazmaları gerekiyor. Ben –kendi alanım felsefede– felsefeciler için bir kitap yazsam bu şekilde yazardım ve hem de aynı nedenle. Bu jargon sorunun her disiplinde mevcut olduğunu biliyorum, ama felsefede fazlasıyla var. Felsefede ortaya çıkan kötü yapay sorunların pek çoğu uzmanların uzmanlarla konuşmasından doğuyor. Bir uzmanın diğer bir uzmanla konuşurken işleyebileceği en kötü günah fazlasıyla açıklamak, bilgiçlikle konuşmaktır; bu aşağılayıcıdır. Bu nedenle uzmanlar daima yetersiz açıklamak hatasını yapar. Bunun sonucunda ayrı telden çalarlar. Aynı varsayımları paylaşmadıklarını fark etmezler. O zaman alt seviyede basit temel yanlış anlamalara dayanan koskocaman anlaşmazlık yığınları çıkar.
                  İngiliz kökenli üniversite geleneği ve Avrupa’nınki arasında temel bir fark vardır. Avrupa’da profesörler öğretir. Podyuma çıkarlar, ve oo-oh, bilgilerini sergilerler, siz soru sormaz, sadece not alırsınız; zor anlaşılır ve ulaşılmaz olmanın belli bir saygınlığı vardır. Nam salmanın yolu budur;  anlaşılmaz olmak. Bu, İngilizce konuşulan üniversite geleneğinde, bu oranda, kimse için olmaz; bunun bilimle çok ilişkisi var mı bilemiyorum. Ama bunun (Avrupa) kıta bilim insanlarının bilimdışı ve yarı-bilimsel ya da felsefi yazışlarını da etkilediğini görebilirsiniz. Jacques Monod ve François Jacob bunun iki örneğidir. Felsefeciliğe talip oldular –bunda sorun yok, pek çok ada kökenli bilim insanı da olur– ama kıta felsefecileri olmaya talip oldular ve bu onları yüzebileceklerinden daha derin, daha karanlık sulara götürdü.

RICHARD DAWKINS: Entelektüel medyanın yazın insanlarının gaspı diye gördüğüm şey bana kendimi biraz paranoyak hissettiriyor. Sadece “entelektüel” kelimesi değil. Geçen gün bir edebiyat eleştirmeni tarafından yazılmış “Kuram: Nedir?” başlıklı bir makale gördüm. İnanabiliyor musunuz? “Kuram” meğerse “edebiyat eleştirisinde kuram” anlamına gelmekteymiş. Bu edebiyat eleştirisi yayınında değildi, Pazar gazetesi gibi genel bir yayında yer alıyordu. “Kuram” kelimesi aşırı derecede dar sınırlı edebi amaç için gasp edilmişti; sanki Einstein’ın kuramları yoktu, Darwin’in kuramları yoktu.
                  Bilim insanları ve akademisyenlerin özgün fikirlerini diğer alanlardaki kişilerce okunan kitaplarla iletmeleri fikrini genelde takdir ediyorum. Benim kendi kitaplarım hem bilim insanlarının hali hazırda bildiği malzemelerin popülerleştirilmesi hem de bilimsel yayınlarda yer almamalarına ya da anlaşılmaz jargonla yazılmamalarına rağmen alanında bilim insanlarının düşünüşlerini değiştiren özgün katkılardır. Herhangi zeki birinin anlayabileceği terimlerle yazılmıştır. Daha fazla insanın bunu yaptığını görmeyi arzu ederim.
                  P.B. Medawar bazı alanların gerçekten zor olduğunu, iletişim kurmak istiyorsanız dili yalınlaştırmak için gerçekten çok uğraşmanız gerektiğini; bazı alanlarınsa temelde kolay olduğunu, insanları etkilemek için dili gerektiğinden daha zor hale getirmek zorunda olduğunuzu söyledi. Ve bazı alanlar var ki –Medawar’ın hoş tabiriyle– insanlar “fizik kıskançlığından” mustarip. Konularına öyle olmasa bile, son derece zormuş gibi yaklaşılmasını istiyorlar. Fizik gerçekten zor, bu nedenle fiziğin zor fikirlerini alıp insanların anlayabileceği hale getiren büyük bir endüstri var; ama tersine, hiçbir içeriği olmayan ve varmış gibi yapan başka bir endüstri de var; bilgeliği varmış gibi göstermek amacıyla sadece anlaşılmazlık adına anlaşılmaz bir dille süslenmişler.

STEVE JONES: “Üçüncü kültürü” değerlendirmenin en iyi yolu “Hiç birden fazla kültür var mıydı?” diye sormaktır. Bu temel sorudur. Öğrenme bölünebilir mi, yoksa bir bütün müdür? 1550’lerden 1950’lere değin –Milton’dan sonra kimse her şeyi bilemediyse de– cevap açıktı: kültür kültürdür. Sonra C.P. Snow mevcut olup olmadığı belirsiz bir bölünmeyi tanımlayan düsturuyla geldi. Dört yüzyıllık medeniyeti tersine döndürdüğüne ikna olmuş değilim, ancak kendisini çevreleyen kendini beğenmiş edebiyat kabiliyetsizlerinin birkaçının egosunu söndürmüş olabilir.
                  Snow’un zamanlarındaki gibi, şimdiki soru da her eğitimli insanın bağlanabileceği bir kültür olup olmadığıdır. Cevap eğer yoksa, kesinlikle olması gerektiğidir. Eğer bilim ve bilimdışı konularda genel terimlerle konuşabilen birisi değilseniz, medeni değilsiniz.

PAUL DAVIES: İkinci kültür ve üçüncü kültür sorununu İngiliz toplumuna sinmiş sınıfsal ve bölgesel önyargılardan ayrıştırmak zor. İngiliz entelektüel hayatının ayırt edici özelliklerinden biri sadece iki üniversitenin baskınlığı: Oxford ve Cambridge. Politikacıların çoğu ve kurum üyeleri –kamu görevleri, medya ve medyayı kontrol eden insanlar– Oxford sosyal bilimler mezunları. Bunun sonucunda halkın gözünde bir entelektüel saçları kırlaşmaya başlamış, gözlüklü Yunan mitolojisi üzerinde çalışan, şeri içen, antik kolejin arazisinde sakin ve derin düşünceler içerisinde kürek çeken bir beyefendi. Bu algılayış sanat ve edebiyat entelektüellerinin varoluşun büyük mevzuları üzerinde Tanrı tarafından bahşedilmiş tekelin sahibi konumlarıyla uyum içinde.
                  Sadece son yıllarda büyük sorular diye adlandırabileceğimiz şeyde bilim insanları bir çeşit nüfuz gösterdi ve bu etki çok çirkin bir geri tepki yarattı. Bilim insanlarının duyulmaya başlaması olgusu –bilimsel kitapların fenomenal satışının kanıtladığı gibi– sadece zihinleri değil, kalpleri de fethetmesi göründüğü kadarıyla edebiyat kanadının bölgelerini koruma haykırışını kışkırttı. Geri tepki gazete ve süreli yayınlarda isterik atıp tutmalara ve bilim insanlarını küstah, çıkarları peşindeki dolandırıcılar ilan eden kitap sağanağına dönüştü.
                  İngiltere’de pek az entelektüel bilimi anlama girişiminde bulunur ve Stephen Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi kitabı gibi yakın zamanlarda çıkan kitaplarda sunulan konuların boylarını aştığını hisseder. Bu geri tepkinin bir kısmı bu cehaletin karşısındaki çaresizlikten kaynaklanır gözükmektedir. “İyi bir eğitim aldım”, derler, “ ve bundan hiçbir şey anlayamıyorum. O zaman bu zırvalık olmalı!” Birkaç yıl önce kozmik mikrodalga ardalan ışınımındaki dalgalanmaları fark ettiğinde nüfuz sahibi ünlü gazeteci Bernard Levin tüm kozmolojik programı “ciddi yoruma değmez” diyerek kesip attı. Örneğin, Büyük Patlamayı destekleyen bir nebze bile delil yok, dedi. Bu çok yanıltıcı bir ifadedir, çünkü, elbette, pek çok delil vardır. Bilim insanlarını hedef alan başka bir gazeteci Brian Appleyard’dır. Çok-satan kitabı Understanding the Present’ın [Başkanı Anlamak] önsözüne göre bu kitabı yazmaya Hawking’le yaptığı röportajdan sonra hissettiği öfkeyle kalkışmıştır. Tanrı, varoluş ve insanlık gibi derin mevzularda beyanlar verme girişiminde bulunan bilim insanlarının küstahlığı diye gördüğü şeye sinirlenmiştir. Dünyaya bakışımızı değiştiren bu önemli ve heyecanlı bilimsel keşiflere verilen bu çeşit tepki bir tür bölge koruma refleksidir izlenimine kapılırsınız. Yıllarca sesleri duyulmadığı için bilim insanları görmezden gelinmiştir; şimdi sesleri çıkmaya başladı ve entelektüel mafya tarafından damgalanıyorlar.

NICHOLAS HUMPHREY: İngiliz entelijansında kültürün gerisinde kaldıkları korkusu var. Okula gittiler, klasikleri öğrendiler, İngiliz edebiyatı öğrendiler, bilim insanlarının bir tür “inek” olduğunu düşündüler. Kimya ya da biyoloji laboratuvarında olan bitenler Platon, Aristoteles ve Julius Sezar’la uğraşan bu entelektüellerin ayarında değildi. Bizim kültürümüzde eskiden baskın olan bu tür kimseler aniden korkmaya başladılar. Bilimden anlamadıkları için, tek savunmaları bilimin önemli olmadığı. Ama kaybedilmiş bir savaş veriyorlar. İnsanlar tercihleriyle onları seçmediğini gösteriyor. Şimdilerde kim ne dinliyor? TV’de kim ne seyrediyor? Kim hangi kitapları alıyor?

W. DANIELS HILLIS: Beliren üçüncü kültürün temsilcileri tipik bilim insanları değil bir anlamda daha geniş dünyanın katılımcılarıdır; kendi disiplinlerinin düzgün yapısının üzerinde çalıştıkları soruna uymadığını keşfeden kişiler. Popüler kitaplar yazan bilim insanlarının büyük kısmı bazı tür bilgilerin bilimsel camia içerisinde yayınlanması kesinlikle olanaksız  olduğundan bunu yapıyor. Bunun için bir gelenek var. Yüzyıl önce entelektüeller bilim insanlarıydı; doğa felsefecileriydi.
                  Yeni olan şey insanların bilimin ilişkisini görmeye zorlanmış olması:  hayatlarını, istediklerinden çok daha hızlı, değiştiriyor. Bir süre, insanlar bilim insanlarının bilim yapmasına izin vermeyi yeterli buluyor, bu tür şeyleri anlayacaklarına güveniyordu: hepsi öylesine soyuttu ki. Şimdi anlamadıkları bir grup şey yüzünden hayatlarının tamamen değiştiğini fark eden insanlar var.
                  Niteliksel bir değişimden geçiyoruz. İnsanlar bırakın çocuklarınınkini, kendi hayatları boyunca bile geleceğin nasıl olacağına dair bir görüşe sahip değil. İnsanlar her şeyin çok hızlı ilerlediğini, öylesine ki çocuklarının süreceği hayatı gerçekten tahayyül edemediklerini fark ediyorlar. Bu daha önce hiç olmamıştı, bir şekilde bu değişim ve süreksizliğin yolunun bilim olduğu açık. Beyni ölmemiş herkes bunları anlamayı denemeyi istiyor –bunu yapmak için son derece istekliler– ve bunu yapmanın bir yolu bilim insanlarının kitaplarını okumak.
                  Üçüncü kültürün yüz yüze kaldığı sorunlardan biri bilim insanlarının bilimdışı insanlara fikirlerini net bir şekilde ifade ederken diğer bilim insanlarına tepeden bakması. Gould ya da Dawkins gibi açık bir şekilde ifade eden kişiler söz konusuyken diğer bilim insanları biraz kıskanır, çünkü bu kişiler üzerinde tartıştığımız konuları halka açıklıyorlar. Bu özellikle biyoloji konusunda geçerli. Biyolojide bilim insanlarının kirli çamaşırlarını saklaması gerektiği, çünkü dindar sağ yaratılış kuramlarını desteklemek için evrimcilerle bir tartışma aranıyor hissi var. Biyolojide Darwin’in halk içinde asla sorgulanmaması gerektiğini düşünen güçlü bir fikir ekolü var. Ama “popülerleştirmenin” bilim insanları arasında aşağılayıcı bir terim olduğu da doğru. Popülerleştiren mevzuları insanların anlayabileceği şekilde açıklayan kişi. Bilim insanlarının bu tür kişilere saygı duymamasını saçma buluyorum. Diğer herhangi bir alanda yaptığınızın neden heyecan verici ve harika olduğunu bir kongre komitesine anlatmak alana hizmet görülürdü. Bilim alanında ise biri gizli kulübe ihanet etmiş gibi davranılıyor.

ROGER SCHANK: Encyclopedia Britannica’nın yayın kurulundayım, bir iki yıldır süregiden şeylerden biri gelecekte ansiklopediyle kimin ilgileneceği ve ansiklopedinin ne içereceği tartışması. Hepsi şu edebi tiplerden olan kuruldakiler bilgisayarcıları dahil etmeye karar verdiler, çünkü dünya bilgisayarlılaştırılıyordu.  Clifton Fadiman kısa zaman içinde bizden daha az eğitimli zihinlerin Encyclopedia Britannica’nın sorumlusu olacağı olgusunu kabul etmek durumunda kalacağımızı düşündüğünü söyledi. Ben “Hey! Benim senden daha az eğitimli olduğuma nasıl karar verirsin?” dedim. O da lafı kıvırdı –dedi ki, “Oh, seni kastetmedim! Sen gerçekten fevkalade ve sıra dışı bir bilgisayar bilimcisisin.”
                  Ama ben fevkalade ve sıra dışı bilgisayar bilimcisi falan değilim. Yazın dünyasındaki bu tür insanların kendilerinin bir damla bile bilim bilmemesi sorun değilken, eğer klasikleri bilmiyorsanız eğitim almadığınızı düşünmeleri ilginç. Üstelik bunun neden sorun olmadığını anlamıyorum.
                  Kimsenin her konuda uzman olamayacağı bir dünyada yaşıyoruz: bilinecek çok şey var. Bu nedenle genişlik artık uygun bir model değil; herkesin sınırları olacak. Bir şekilde biz bu sınırları belirledik. Mutlak olan –toplumun dayanamadığı– klasikleri bilmemek. Britannica’nın yayın kurulu başkanı Mortimer Adler de aynı şeyi söylüyor. “Büyük kitaplar” üzerine tartıştık. Basılmış büyük kitaplar listesi var; çok ilginç kitaplar, ama işin özü son yüzyılda öğrendiklerimizin nerdeyse bütününü atlamaları.
                  Son zamanlarda bilinçlilik üzerine çok okudum. Şimdi bu konuyla ilgilenmekteyim ve bu konu hakkında ulaşabildiğim kadar bilgiye ulaşmaya çalışıyorum. Pek çok farklı yazarın yazdıklarını bulmak benim için kolaydı çünkü Adler’in hazırladığı The Syntopicon adlı katalog var. Adler’in bilinçlilik altında listelediği yazarlar Akinolu Thomas, Montaigne ve Aristoteles’ten görüşler buldum. Bunların bilinçliliğe dair belirsiz, din kokan, şaşalı ama pek az şey içeren görüşleri var. Çalışmaları modern akademi dünyasında hiçbir şekilde onaylanamazdı. Yine de onları okumadıysak eğitimli olmayacağımız söyleniyor. Peki, onları okuyorum, ama pek bir şey öğrenmiyorum. Öğrendiğim insanların son iki bin yıldır bu fikirlerle cebelleştiği ve pek de fazla yol kat edemedikleri. Şimdi bilgisayar metaforu ve bilinç fikrine farklı bir şekilde bakarak, söylenecek tamamıyla farklı, yeni ve ilginç şeyler var ve yine de dünyanın Clifton Fadimanları söyleyeceklerimizi okumak istemiyor. Bahse girerim, misal, Dan Dennett’in Consciousness Explained’ini [Bilinç Açıklanıyor] okumamıştır; ama tamam, o yine de eğitimli.
                  İlginç olmayan sebeplerden entelektüel çevrenin dışına itildik. Belki bilim insanları bu sebepten popüler kitaplar yazıyor, çünkü onlar toplumdaki en ilginç kişilerden bazıları ve büyük entelektüeller kabul edilmiyorlar. Ama belki şu an yazın insanları da değil; bu ülkenin entelektüelleri fazlaca takdir ettiğine emin değilim.

J. DOYNE FARMER: Genelde toplum için en büyük sorunlardan biri bilgiyi sentezlemektir. Toplum çok karmaşık bir organizmadır ve özelleşmenin artması ihtiyacı herkesi büyük bilgi bariyerleri yaratan özelleşme seviyelerine götürmüştür. Newton Philosophical Transactions of Royal Society’de yayınlar yapmıştı, on dokuzuncu yüzyıl boyunca bile fizikçiler hala isimlerinde “Felsefe” geçen süreli yayınlarda basılıyordu, kesin bir çizgiyle ayrımlar yapılmamıştı. Doğa felsefecileriydiler. Yirminci yüzyılda bilim giderek daha ve daha fazla ayrıştı.
                  1950’lerde ortaya çıkan bir fizikçi dalgası vardı –en esaslı örneği Richard Feynman’dır; felsefeyi hor görüyor ve fizikçinin yapmaması gereken bir şey gözüyle bakıyorlardı. Belli bir anlamda, bu tavır sağlam nedenlerle çıktı. Felsefenin yirminci yüzyıldaki gidişatına bakarsanız oldukça sönük şeyler.
                  Ama Einstein, Bohr ve o nesilden kişiler için durum farklıydı. 1920’lerdeki büyük atılımı yapan fizikçiler genelde felsefede iyi eğitim almışlardı. Örneğin Einstein sık sık Kant’tan alıntılar yapardı, hem de bir fizikçinin felsefe eğitimi almasını önemli görürdü. Aslında o zamanki pek çok fizikçi felsefi makaleler yazmıştı, bağlantı hala sürmekteydi. 1950’lere gelindiğinde bu, tamamen kaybolmuştu, benim neslim sadece felsefeyle uğraşarak zaman harcamamanız gerektiğini değil, hem de felsefeyle uğraşarak başınızı belaya sokacağınızı duyarak büyüdü. Eğer bir felsefe dergisine bir makale yazarsanız –ya da daha kötüsü, eğer popüler bir kitap yazarsanız– şöhretinizi tehlikeye atıyorsunuz demektir.

MARTIN REES: Medyadaki yazı işleri denetiminin büyük kısmının temel eğitimi edebiyat ve günümüzde genelde kültürlü okurun art-yetişiminden ve ilgilerinden giderek daha uzak. Bu arada, bu sorun İngiltere’de daha da kötü, çünkü bizim eğitim sistemimiz daha fazla özelleşmiş, üniversiteye giden kişilerin pek çoğu on beş yaşından sonra hiçbir bilimsel konuya maruz kalmamış.
                  Sayıya dökülebilen ve pek çok ilişkisiz bağlama uygulanabilecek kaos gibi, genel kavramların mevcudiyetinin farkına varıldı. Bu farkındalığın iyi bir etkisi var: aksi takdirde farklı disiplinlerde ruhsuzlaşacak kişileri bir araya getiriyor. Matematikle arası iyi olanlar ve olmayan arasında bir uçurum olduğu aşikar. Genel okura fizik fikirlerini açıklamaya çalışan hepimiz için bu, büyük bir sorun. Bunun için talep olduğu açık ve medyayı kontrol edenlerin çoğu belki ciddi yayınların okuyucusunun yarısından çoğunun bir miktar bilimsel eğitimi olmasını ve genel konuların –çok matematiksel olmasa da– oldukça sofistike tartışmalarına talebin mevcudiyetini değerlendiremiyor.

LEE SMOLIN: Kuantum kütleçekim kuramıyla uğraşmanın yanı sıra bunu fizik camiasının dışına iletme gereksinimim var. Beşeri bilimlerdeki insanları dinlerken, zor fikirleri iletmede benzeri sorunları yaşadıklarını görüyorum. Bunları satır satır okuyamıyorum, çünkü dil Hegel, Heidegger ya da başka birine dayanıyor ve bana hiçbir şey ifade etmiyor. Zorluk konusunda romantik fikirleri var; bu yanlış. Bunu neden yaptıklarını ya da neden popüler olduğunu anlamıyorum. Bunu çok fazla eşelemek istemiyorum, çünkü bu soruyu bilim içerisinde sormak oldukça yeterli.
                  Ben anlaşılmaz değilim. Bir saat gibi bir zaman verildiğinde kendimi anlaşılır kılabilirim. Bilim ve beşeri bilimler geleneği arasındaki farklardan biri beşeri bilimlerin okuma ve yazma geleneği haline gelmiş olması. Bu alanlardaki kişiler birbirleriyle konuşmuyorlar. Evlerinde, ofislerinde oturuyorlar, paragraflar, cümleler kuruyorlar ve birbirleriyle konuşmuyorlar. Her şeyden önce, bilim insanları birbirleriyle konuşur. Kültürümüz sözeldir ve insanlarla konuşmayı biliriz. Felsefe ya da edebiyat kuramından birinin konuşmasına gidin. Devamlı, kelimesi kelimesine yazdıkları bir şeyleri okuduklarını fark edeceksiniz. Çok az bilim insanı bunu yapar.
                  Benim için üçüncü kültür adı altında gruplaşan bilim insanları halk için yazan ve konuşan bir akademisyenler kümesinden daha fazlasını temsil ediyor. Az ya da çok, paylaştıkları felsefi fikirler var. Eğer çok iyimser olmama izin verirseniz, doğa felsefesi geleneğinin bir tür yeniden doğuşunu görüyorum, ama yeni bir dünya tasviriyle; özgün on yedinci yüzyıl doğa felsefecilerinin paylaştıklarından farklı bir tasvir. Bu yeni ruh pek çok ilişkili ve kapsamlı tema içeriyor, bunları belirlemek zor değil. Önem bakımından ilk sırada dünyanın durağan ya da sonsuz olmadığı, zaman içinde evrimleştiği fikri var. Dünya geçmişte farklıydı ve gelecekte de farklı olacak. On dokuzuncu yüzyılda bunun biyolojik dünya için doğruluğunu keşfettik, yirminci yüzyılda bunun bütün evren için doğruluğunu keşfettik. Kanaatimce, bu keşiflerin içerdiği anlamı fark etmeye şimdi başladık, aynen Kopernik’in keşiflerinin anlamının açıklığa kavuşmasının yüzyıldan fazla alması gibi.
                  İkinci tema sadece zeki tasarımcı terimleriyle düşünmenin gereksizliğini değil hem de çevremizde gördüğümüz karmaşıklık ve güzelliğe tek bir zeka tarafından niyetlenildiğini düşünmenin aptallığını fark etmeye başlıyoruz. Buna karşılık kaçınılmaz şekilde işleyen, başta doğal seçilim olmak üzere basit ilkelerin etkinliğiyle biyolojik bağlamda canlılar dünyasının kendisini yarattığını –kendisini örgütlediğini– anladık. Aynısının fizik yasaları ve kozmosun yapısı için de geçerli olacağına inanıyorum.
                  Üçüncü tema karmaşıklık: dünyanın karmaşıklığı asli ve kazara değil, dünyadaki şeylerin ve fenomenlerin muazzam çeşitliliği var. Son olarak, böyle karmaşık kendi kendini örgütleyen bir dünyada, şeylerin tüm özellikleri birbiriyle ilişkili. Mutlak özellikler fikri –diyelim ki biyolojik türlerinki– Newton’ın mutlak uzay ve zaman kavramı kadar köhne.
                  Bu temaları bazen Saint Clair Cemin ve Donna Moylin gibi sanatçıların çalışmalarında da görüyorum. Elbette Nietzsche’nin kapanına kısılmış, ölüm, şiddet, olumsuzlukla oynayan, dünyanın eski ve köhne kavrayışını tüketen pek çok sanatçı –ve sanat hakkında yazan pek çok entelektüel– var. Ama bu insanlar giderek daha fazla alakasızlaşıyor; ilginçtir dünyanın yakın zamanda sona ermeyeceğini, yirmi birinci yüzyılın sıra dışı bir zaman olacağını ve insan topluluğunun hangi yöne gideceğini tasavvur etmeye başlamanın zamanının geldiğini anlamış sanatçılar var.



* Adaptationist –yn.

Hiç yorum yok